Fethullah Gülen: „Türkiye’de Müslümanlar ve Kemalistler olarak her bakımdan ayrışmış iki gruptan söz edilemez.“

Gülen çok sık röportaj veren bir isim değil. Amerika Birleşik Devletlerinde yaşayan Gülen Alman Türk Haber Sitesi DTN’e verdiği kapsamlı röportajda gündemdeki tüm konulara cevaplar verdi: Gülen Türkiye’de rekabet içinde olan grupların uzlaşmasından, ismi ile anılan hareketin hedeflerine, İslam ve şiddet ilişkisinden Türkiye’ye geri dönüşü konusuna kadar farklık konularda görüşünü dile getirdi.

Türkiye’de Müslümanlarla Kemalistler arasında ‘kapanmaz uçurumların’ olmadığını belirten Gülen Kemalistlerle Müslümanlar arasındaki rekabetle ilgili bir soruya şu cevabı verdi: “Bu soru, Kemalistler içinde Müslümanların, Müslümanlar içinde ise Kemalistlerin olmadığı veya bu iki kesimin birbirinin tamamen zıttı olduğu gibi bir düşünceyi barındırmaktadır. Bunu, soruyu tashih etmek gibi bir gaye için söylemiyorum, işte sözünü ettiğiniz problemin asıl sebebini ortaya koymak adına söylüyorum. Yani, ne Türkiye’de Müslümanlar ve Kemalistler olarak her bakımdan ayrışmış iki gruptan söz edilebilir, ne de bu iki grup arasında kapanmaz uçurumların varlığı söz konusu edilebilir.“

Alman-Türk-Haberleri: Batı’da pek çokları için bir şey ya siyah, ya da beyaz. Siz, İslâm ile modern toplumun bağdaşabilirliği konusunda ne düşünüyorsunuz?

Fethullah Gülen: Cenab-ı Allah (c.c.), insana ilmî ve manevî terakkîsi ve tekâmülü adına nüve halinde pek çok hususiyetler, kabiliyetler ve duygular bahşetmiştir. Bunların bazısı, ilk bakışta menfî gibi görünebilir. Meselâ, inat bunlardandır. Halbuki, bahis mevzuu bütün hususiyet, kabiliyet ve duyguların her birinin bir sarf yeri vardır ve eğer menfî gibi görünen duygular bile yerinde sarfedilirse hem pek çok hayırların kaynağı olur, hem de insanın ilmî ve manevî terakkisine hizmet eder. İşte, zahiren menfî bir hususiyet gibi görünen inadın insana verilmesinden maksat, onun hakta ve doğruda sebata kanalize edilmesi veya hakta ve doğruda sebat adına kullanılması içindir. Fakat insan, bilhassa gerekli eğitimi henüz yeterince alamamışsa, ilmen ve rûhen tekâmül etmemişse, bu defa inadı yanlışta kullanabilir. İnsanın gözüyle, kulağıyla veya okuyarak elde ettiği malûmatı ilim haline getirip doğruya varmasında veya doğruyu bulmasında, zihninde bu malûmatın geçtiği birtakım mekanizmalar vardır. Tahayyül, tasavvur, teakkul, tefekkür, muhakeme, tasdik, iz’an, iltizam ve itikad bu mekanizmaların başlıcaları olup, bunların her biri zihinde bir neticeye yol verir. İşte ilim, sağlam düşünce ve yerinde tavır ve davranış adına malzeme teşkil eden malûmat, müşahede ve işittiklerimiz bu imbiklerden geçerek doğru haline gelmedikçe ve bilhassa yanlış kullanıldığı zaman inat, işin içine siyaset, ideoloji ve şahsî menfaatler de girecek olursa, her şeyi siyah ve beyaz olarak görmeye, kör taassup ve taklide yol açar; hattâ meleği şeytan, şeytanı melek gibi görmeye ve göstermeye kadar gider. Bu bakımdan, doğru bakış açısı, doğru bilgi, doğru düşünce, yerinde muhakeme, niyette duruluk ve peşin hükümlerden uzak olma, hem bizi her şeyi ya siyah ya beyaz olarak görmekten, hem de yanlış tutum ve davranışlardan, mahiyetimize dercedilmiş bulunan hususiyetler, kabiliyetler ve duyguları yanlışta kullanmaktan, dolayısıyla aramızda düşmanlıklar meydana getirmekten koruyacaktır.
Soruya bu zaviyeden yaklaştığımızda şu rahatlıkla söylenebilir: İnsanları, eşya gibi bir kalıba sokmak mümkün değildir. Onlardaki her türlü farklılık, Cenab-ı Allah’ı tanımamız adına birer âyet, yani işaret ve delildir. Bundan dolayı Kur’an-ı Kerim, renklerin, ırkların, dillerin, kabiliyetlerin, şahsî tercihlerin farklı farklı oluşunu Cenab-ı Allah’ın âyetleri ve hayatın gerekleri arasında zikreder (Hucurât Sûresi/49: 13; Rûm Sûresi/30: 22) ve farklı zamanlarda, farklı mekânlarda insanlara farklı peygamberler gönderilmesini ve temel noktalarda ortak değerleri paylaşmakla birlikte, zaman, mekân ve şartlara göre farklılıklar gösteren hayat sistemleri tayin edilmiş olmasını da yine insanî varlığın bir buudu olarak takdim buyurur (Mâide Sûresi/5: 48). Bütün bu farklılıklardan önemli bir maksat, insanların tanışması, farklılıkları içinde kaynaşması ve yardımlaşması ise, bir diğer önemli maksat da, herkesin kendine has hususiyet ve kabiliyetleri kullanarak birbirleriyle hayırlarda yarışmasıdır (Bakara Sûresi/2: 148; Mâide Sûresi/5: 48). Dolayısıyla, hiçbir zaman insanlar tek bir inanç, tek bir sistem üzerinde ve tek bir topluluk halinde olmamışlardır, olmazlar ve olmayacaklardır. Öyleyse, her halükârda onlar, birbirleriyle barış ve kardeşlik içinde yaşamayı öğrenmelidirler. İslâm, insanlardan bunu istediği gibi, yeryüzünü kardeşlik beşiği ve Hz. Ali’nin ifadesiyle, insanlar içinde Müslüman olanları dinde, Müslüman olmayanları ise insanlıkta kardeşler olarak değerlendirir. Ayrıca, İslâm açısından insan varlığıyla bağdaşmayacak ve ona en ters iki şey, kan dökme ve bozgunculuk yaparak, yeryüzünü yaşanmaz hale getirmedir (Bakara Sûresi/2: 30).
İslâm ile modern toplumun bağdaşabilirliği mevzuunda üzerinde durulması gereken bir diğer husus da şudur: Modern toplum, bir bakıma Batı’da Hıristiyanlığa karşı gelişen bir düşünce çizgisi etrafında teşekkül etmiş gibi görünse de, modernitenin Din’e bütünüyle karşı olduğu asla söylenemez. Onda hem düşünce, hem inanç, hem dünya görüşü, hem de iktisat, içtimaiyat ve siyaset adına bizzat Din’den kaynaklanan, en azından Din’e ters olmayan pek çok unsurlar vardır. Bu unsurlar, İslâm’a da zıt değildir. Dolayısıyla, bunlar, İslâm ile modern toplum arasında köprüler ve ortak zemin malzemeleri teşkil ettiği ve edeceği gibi, İslâm’ın bizatihî kendisi, Müslümanların her türlü toplumla bir arada barış içinde yaşayabileceği kaideleri de muhtevîdir. İslâm’ın Müslümanlarla Hıristiyanlık, Yahudilik, Sabiîlik gibi diğer dinlerin mensuplarının, hattâ Müslüman âlimlerin dehrî (çoğulu dehriyyûn) ve zındıka (çoğulu zenâdika) gibi isimlerle andığı din kabûl etmez insanların barış içinde bir arada yaşadığı ondört asırlık tarihi de, bize bu hususta yeterince ışık tutmaktadır.

Farklı toplumlarda dinler hangi rolü oynayabilir? Dinler, hayatın hangi alanlarında birlikte yaşamanın iyileştirilmesine katkıda bulunabilir?

Bu ve benzeri soruları cevaplayabilmek için, dinlerin muhatabı olan insanı ve tatbik sahası olan insan hayatını iyi tahlil etmek ve iyi bilmek gerekir. Bugün insan umumiyetle âdeta bedeninden ve hayatı da bedenî ihtiyaçlarının karşılanması vetiresinden ibaret görüldüğü içindir ki, dinleri ve insanla münasebetlerini anlamakta ve tahlil etmekte zorlanıyoruz.
İnsan, sadece bedenden ve bedenî ihtiyaçlardan ibaret bir varlık değildir. Nasıl bir kelimenin asıl varlığı insan zihnindeki manâsıdır ve kelimenin harflerden müteşekkil maddî varlığı bu manânın dışta görülmesi, bilinmesi için giydiği bir kalıptır; bunun gibi, insan varlığı dahil, bütün varlığın esası, temeli, onun manâsı veya manevî buududur. Yani, bütün varlıkta manâ önce ve asıl, madde ise manâya tâbi ve ona hizmetçidir. İnsana bu zaviyeden yaklaştığımızda, onun her şeyden önce madde ötesi bütün buudları ve fakülteleriyle ruh, “kalb”, zihin, vicdan ve hisler gibi manevî unsurlardan teşekkül ettiğini görürüz. O, sadece dünya hayatını zahiren yaşamanın vesilesi olan bedenî ihtiyaçlarını tatmine değil, zihnî, kalbî, ruhî, vicdanî ve hissî ihtiyaçlarını tatmine de mecburdur. Yalnızca bedenî açıdan terbiyeye, yani iyi gelişmiş bir “kas” ve iyi çalışan, sıhhatli bir “beden” insanı olmaya değil, zihnî, kalbî, ruhî, kısaca ahlâkî ve manevî açılardan da terbiyeye, iyi, gelişmiş ve sıhhatli bir “ilim, ahlâk, maneviyat, kalb, ruh ve his” insanı olmaya da ihtiyacı vardır. İşte dinler, öncelikle insanın bu yanlarına hitap eder ve onun bu yanları itibariyle duyduğu ihtiyaçları giderirler. Bu sahalarda felsefeler, modern psikoloji ve psikanalizler, hiçbir zaman dinlerin yaptığını yapamaz. Modern dönemde psikoloji ve psikiyatri bilimlerinin, psikanaliz usullerinin çok gelişmiş olmasına rağmen dinlerin dünyanın her tarafında varlıklarını ve tesirlerini sürdürmesi, insanlığın büyük çoğunluğunun şu veya bu dine inanıp bağlanması, bu gerçeği ispatlamaktadır.
İkinci olarak, insanlar, me’hazdaki kudsiyete çok önem verirler. Yani, aldıkları bir bilginin veya tâbi oldukları sistemin kaynağı onlar için çok önemlidir. Din, Cenab-ı Allah’a dayandığı ve peygamberlerle tebliğ edildiği için, yani kaynağındaki kudsiyet sebebiyle insanlar üzerinde çok daha tesirlidir. Bundandır ki, onca zihnî kapasitelerine, parlak felsefelerine ve son asırlarda felsefenin çok öne çıkmasına rağmen, insanların kalblerine asırlar öncesinden halâ peygamberlerin hükmediyor olması, halâ insanların Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed’in (Allah’ın selâmı üzerlerine olsun) yolunu takip etmesi veya etmeye çalışması, bu hakikate inkârı mümkün olmayan bir delildir. İşte dinler, her zaman insanların zora başvurmadan mânen ve ahlâken yetişip iyi birer insan olmasında, insanlar arası münasebetlerde, insanların sevgi, şefkat, merhamet, yardımlaşma gibi duygular bakımından gelişmesinde, yeryüzünde barış, hakkaniyet ve adaletin söz sahibi olmasında başka her şeyden daha çok tesirlidir ve bugün de tesir etme istidadında olduğu gibi, gelecekte de tesir edecektir.

Sizin bakış açınıza göre din ve devlet arasındaki ilişki nasıl olmalıdır?

“Her zamanın bir hükmü vardır ve zaman, bir müfessirdir. Dolayısıyla zaman hükmünü ve yorumunu ortaya koyduğunda ona itiraz edilmez.” Bu, İslâmî bir düsturdur. Modern düşünce de, insanlık tarihini ileriye doğru umumiyetle tekâmül halinde bir vetire olarak görür. Dolayısıyla böyle bir vetirenin herhangi bir döneminde geçerli olan şartların dikte ettiği bir realiteyi değişmez ve ideal kabul etmek, tarihî tekâmüle zıttır. Nasıl dün ideal olan bugün değilse, bugün ideal olan dün pekalâ ideal kabul edilemeyebilirdi ve yarın da ideal kabul edilemeyebilir. İmparatorlukların hakim olduğu Orta ve hattâ Yeni Çağlar’da, meselâ Yükseliş Devri dönemindeki Osmanlı Devleti’nde veya Avusturya–Alman İmparatorluğu’nda, Elizabeth dönemi, hattâ Victoria dönemi İngiltere’sinde bugünkü şekliyle demokrasiden söz edilseydi, herhalde çok tuhaf karşılanırdı.
İkinci olarak, gerek demokrasi, gerekse modern demokratik sistemde din–devlet münasebeti, Avrupa’da dine karşı değil, din ile bir teokrasiye vücut veren Kilise hakimiyetine karşı orta sınıfın mücadelesi neticesinde doğmuş ve yerleşmiştir. Bu, Amerika’da kısmen farklı bir seyir takip ettiyse de, bu seyrin kaynağında yine Avrupa’daki bahis mevzuu mücadeleden âdeta kaçarak Amerika’ya yerleşen insanların var olduğu söylenebilir. İşte nasıl tekâmül halindeki bir çizgide bir zaman ideal olanı her zaman ideal olarak göremezsek, belli şartların vücut verdiği bir başka realiteyi de yine mutlaklaştıramayız. Meselâ, İslâm’da resmî bir din adamları sınıfı ve hakimiyeti kesinlikle söz konusu değildir, olmamıştır ve dolayısıyla bir teokrasi asla vücut bulmamıştır. Kaldı ki İslâm, peygamberler dışında kimseye yanılmazlık payesi de vermez. Kur’an-ı Kerim’de meselâ İsrail Oğulları tarihinde bir peygamberin (Samuel) yanı sıra bir hükümdardan da (Talut – Saul) söz edildiği gibi (Bakara Sûresi/2: 246–250), İslâm tarihinde de devlet başkanı mesabesinde bir halife veya hükümdar ile, dinî işlerden sorumlu bir şeyhülislâm veya benzeri bir kişi ya da müessese var olagelmiştir.
İslâm’da insan varlığının ve kâinatın değişmez gerçeklerine hitap eden sâbit hakikatler ve kaideler ile, insan hayatının değişen yanlarına hitap eden değişebilir, dolayısıyla içtihada mevzu hakikatler ve kaideler vardır. İslâm, bilhassa bu ikinci hususta umumiyetle ma’rufu nazara verir ve insanları ma’rufa göre davranmaya çağırır. Ma’ruf, Din’in aslî ve değişmeyen düsturlarına, meselâ iman hakikatlerine, temel ibadet, ahlâk ve muamelât kaidelerine ters düşmeyen ve bir toplum tarafından kabul edilen örfler, gelenekler demektir. İşte, din ve devlet münasebeti, sözünü ettiğim bu gerçekler temelinde olmalı ve bu mevzuda her zaman geçerli olabilecek değişmez bir münasebet şeklini idealize etmekten kaçınılmalıdır. Din–devlet münasebeti mevzuunda değişmeyen ve değişir kaidelere yön verebilecek bazı düsturlardan bahsetmek gerekirse, adalet; hakkaniyet; vatandaşlar arasında ve kanun önünde eşitlik; temel insanî hak ve hürriyetlerin sağlanması; devletin baskı vasıtası değil, Peygamber Efendimiz’in “Bir milletin efendisi, ona hizmet edendir.” buyurduğu üzere, milletine hizmetkâr devlet olması ve devlet hizmetinin kazanç kapısı değil, halka hizmet olarak görülmesi; hukuk hakimiyeti; serbest seçimler gibi düsturları zikredebiliriz.

Geçmişte dinler, sık sık kanlı bıçaklı oldular. Her din sadece kendi hakikatinin tek hakikat olduğundan yola çıktığına göre bu, kaçınılmaz bir durum mudur?

Evet, tarihte dinler gibi, aynı dinin farklı itikadî mezheplere ayrılan mensupları arasında da çatışmalar olmuş, hattâ bazı dinlerde farklı mezhepler dinin kendisi gibi görülmüş ve diğer mezhep mensupları kâfir, dinsiz addedilmiştir. Bunların yanı sıra, aynı dinin mensupları arasında meşrep dediğimiz yol ve yöntem ayrılıkları da olabilmektedir. Çünkü, bir dinin bünyesi içinde meşrepler, din insanlar için bir eğitim vasıtası da olduğundan, insanlar arasındaki karakter farklılıklarından ileri gelir. Çağdaş bir İslâm âlimi, bu meşrep farklılıkları mevzuunda şu mütalâada bulunur: “Nasıl maddî hastalıklar birden fazladır ve dolayısıyla tıpta farklı uzmanlıkların olması tabiî ise, manevî hastalıklar da birden fazladır ve bu sebeple bir dinde farklı meşreplerin olması da tabiîdir. Fakat meşrep farklılıkları, din mensupları arasında ihtilâf ve tefrika sebebi olmamalıdır. Her meşrep mensubu, ‘Benim yolum, benim meşrebim en güzeldir.’ diyebilir ve böyle demek, onun hakkıdır. Fakat, ‘Tek doğru ve güzel yol veya meşrep, benim yolum veya meşrebimdir.’ diyemez ve dememelidir. Böyle demek, işte ihtilâf ve tefrikalara sebep olmaktadır.”
İslâm, Hıristiyanlık ve Musevîlik gibi dinler de temelde aynı aslî kaideler üzerine oturur. Bundan dolayı, Cenab-ı Allah, Kur’an’da bunların hepsine, “Allah’a teslimiyet yolu” manâsında İslâm der. Yani, tarih boyu bütün peygamberler, Cenab-ı Allah’tan aynı temel esaslarla gelmişlerdir. Bu sebeple bir Müslüman’ın bütün peygamberlere ve onlara verilen kitaplara inanması, Müslüman olmasının gereğidir. Dinler arasındaki farklılıklar, aslında tarihî süreçte farklı şartların yol açtığı ikinci dereceden farklılıklardır ki, bunlar da tefrika sebebi olmamalıdır.
Bu gerçeklere rağmen tarihte dinler çatışmışsa, bu çatışma, kanaatimce, dinlerin değil, onları ideoloji haline getiren veya onları dünyevî maksat ve menfaatlerine âlet eden dinler mensuplarının sebep olduğu çatışmalarıdır. Bu çatışmalar, dinlerin suiistimalinden kaynaklanmıştır. Bugün itibariyle, İslâm, Hıristiyanlık ve Yahudilik arasında bir takım temel farklılıklardan elbette söz edilebilir. Ama, birinci sorunun cevabında da temas edildiği gibi, Kur’an-ı Kerim’de insan varlığı için kabul edilemez iki kötülük olarak kan dökme ve bozgunculuk zikredilir (Bakara Sûresi/2: 30). Öyleyse, yeryüzünde bozgunculuk çıkarmadan ve kan dökmeden barış içinde yaşamak ve böylece hem varlıklarını sürdürmek, hem de dinlerini temsil, istiyorlarsa tebliğ de edebilmek için dinler mensuplarının dini çatışma vasıtası olmaktan çıkarmaları elzemdir. Bu da, dini iyi anlamaya, ona inanma ve onu yaşamada samimiyete, dini dünyevî maksatlara ve menfaatlere alet etmekten şiddetle kaçınmaya, kısaca dinde ihlâs ve içtenliğe bağlıdır. Yoksa din mensubu olma iddiası, gerçekliği ve geçerliliği bulunmayan bir iddia olmaktan öte gitmez.

Dinlerarası diyalogun sunduğu fırsatlar nelerdir ve bu diyalogun sınırları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Hem bir takım yanlış anlama ve suçlamalara, hem de diyalogla dinlerin kendi aslî gerçeklerinden feragat etmeleri gerektiği gibi bir yoruma meydan vermemek için dinlerarası diyalog ifadesinden çok “din–mensupları arasında diyalog” tabirinin kullanılmasını şahsen tercih ediyorum. Çünkü dinlerarası diyalog derken, bir dine “Şu şu esaslarından feragat et ve bana yaklaş” deme gibi bir şeyi asla kastetmiyoruz. Ama günümüz dünyasında dinlerin çatışma değil, anlaşma ve uzlaşma vasıtası olmasını istiyor, dolayısıyla dinler mensuplarının “barış içinde bir arada yaşama” ideali etrafında birbirlerini tanımalarını, birbirleri ve dinleri hakkındaki tarihten ve doğru olmayan bilgilendirmelerden kaynaklanan yanlış bakış açılarını ve tutumlarını düzeltmelerini, birbirlerini kendi konumlarında ve inançlarında kabullenmelerini ve münasebetlerini buna göre tanzim etmelerini arzuluyoruz.
Bugün dünya, önceki asırların dünyası değildir. Daha önceki asırlarda seyahat ve haberleşme vasıtalarının gelişmemiş olması; insanlarda düşünce, akıl ve muhakemenin yerine daha çok taklidin hükümferma bulunması; taklit ve cehaletten gelen taassup; his ve hevaya tebaiyet; sağduyunun çok defa elden kaçırılması gibi sebeplerle farklı dinlerin mensupları birbirlerini de, birbirlerinin dinlerini de, hattâ pek çoğu itibariyle kendi dinlerini de yeterince tanımıyorlardı. Bazı menfaatperestler, bir takım siyasî otoriteler, bu tanımamayı istismar ediyor ve farklı dinler hakkındaki yanlış anlamaları körüklüyor, insanlarda dine bağlılık fıtrî ve derin olduğundan, dinleri menfaatleri istikametinde çatışma vasıtası olarak kullanabiliyorlardı. Bugün ise, haberleşme ve seyahat vasıtalarının alabildiğine geliştiği, ilmin çok büyük ilerlemeler kaydettiği, umumiyetle taklit, cehalet ve taassubun yerini akıl, muhakeme ve düşüncenin aldığı, alması gerektiği bir çağda yaşıyoruz. Dolayısıyla, dinler mensupları arasında birbirlerini tanıma artmalı, herkes hem kendi dinini, hem diğer dinleri doğru olarak tanımalı ve temelde aynı hedefe yönelik olan dinleri çatışma sebebi olmaktan çıkarıp, tam tersine, dünyayı bir sulh ve salâh diyarı haline getirmek için elinden geleni yapmalıdır. Bu da, elbette diyalogla mümkündür.

Hangi dinin mensuplarıyla (Hıristiyanlar veya Yahudiler) diyalog kurmayı daha çok tercih ediyorsunuz? Ya da hangileriyle konuşmak daha kolay?

İslâm, kucağını herkese açmış bir din olarak, on dört asırlık tarihinde hemen her dinden insan, onun ikliminde rahatça yaşamış ve dinini özgürce tatbik etme imkânı bulmuştur. Bir zaman İslâm coğrafyasında, hususiyle Osmanlı Devleti sınırları içinde oturan insanların büyük çoğunluğunun İslâm dışı dinlere mensup bulundukları, 1907 yılında Osmanlı coğrafyasında yapılan nüfus sayımına göre, o tarihte bu devletin başşehri olan İstanbul’da nüfusun % 47’sinin gayr-ı Müslimler olduğu gerçeği nazara alındığında, sözünü ettiğim husus daha iyi anlaşılacaktır. İslâm’ın on dört asırlık tarihinde nasıl her din mensubu, hattâ Müslüman âlimlerin çoğul olarak zenâdika, dehriyyûn, veseniyyûn gibi isimlerle andığı hiçbir dine inanmayanlar bile İslâm coğrafyasında rahatlıkla oturabilmişlerse, şahsen diyalogda herhangi bir din mensubunu diğerine tercih etmek, aklımıza gelmez. Hz. Ali efendimiz (r.a.), “İnsanlar içinde Müslümanlar dinde kardeşlerimiz, diğerleri insan olarak kardeşlerimizdir.” sözüyle herkesi en azından insan olmada kardeş ilan etmektedir ve herkes, Allah’ın yarattığı kulları olarak insan kardeşlerimizdir. Şu ana kadarki temaslarımızda herhangi bir din mensubunun diğerlerine göre daha konuşulur olduğu gibi bir intiba da edinmedim. Siz başkalarına kucak açtığınızda, başka insanların kucaklarını kapalı tuttuklarını da çok görmedim. İnsan, asîl ve kerîm olarak yaratılmıştır; onun ruhundaki asalet ve kerem, nadiren de olsa görülebildiği üzere eğer bir insan bütün bütün insanlıktan çıkmadıkça, iyi münasebet adına her zaman bir kaynaşma kaynağı fonksiyonu görmektedir.

İslâm, 11 Eylül 2001 yılından beri önyargılarla ciddî olarak mücadele etmek zorunda. Bu önyargıların yerine daha dengeli bir tablo konması için neler gerekmektedir?

Siyasî tavırlar, ideolojik taraftarlıklar ve menfaat paylaşımları, bazen insanları büyük yanlışlara çekebilmektedir. Nasıl tarihte din–müntesipleri arasında haberleşme ve bilgi edinme vasıtalarının azlığından gelen önyargılar olmuşsa, günümüzde de bazen siyasî tavırlardan, bazen ideolojik taraftarlık ve şartlanmışlıktan, bazen menfaat paylaşımı mücadelesinden, bazen de halâ yanlış tanımak, tabiî bazen de kendini yanlış tanıtmaktan kaynaklanan önyargılar maalesef olabilmektedir. Soruda ifade edilen ve 11 Eylül 2001 terör hadisesinin tetiklediği önyargı da bu tür önyargılardan biri olmuş ve ne yazık ki İslâm gibi bizzat ismi bile kurtuluş, selâmet ve barış olan bir din, terör gibi ona en yabancı, en yakışmaz ve yakıştırılamaz bir ithamla anılır hale gelebilmiş, getirilebilmiştir.
Şüphesiz siyasî veya ideolojik hedefleri ve menfaatleri adına bu önyargıları köpürtenler, İslâm’ın bir terör dini olduğu gibi en asılsız bir iddiayı sürekli gündemde tutmak isteyenler ve bunun için terör ihaleleri yapanlar, bazı sadece adları itibariyle Müslümanları kullanarak, bazılarını da kandırarak iddialarına destek üretmeye çalışanlar olacaktır ve vardır da. Ne var ki, icat edilen ve yaygınlaştırılan bu önyargıyı yıkmak da evveliyetle Müslümanlara düşmektedir. Bir yandan bıkmadan, usanmadan İslâm’ı özüyle, aslıyla, gerçek mahiyetiyle anlatmak, bu mevzuda yayınlar yapmak gerekirken, diğer yandan İslâm’ı yine özü, aslı ve gerçek mahiyetiyle temsil ve tatbik etmek elzemdir. Bunlar yapılabildiği zaman, en azından insanların büyük çoğunluğu, “Demek ki gerçekten İslâm bu imiş. Diğerleri, yani İslâm ile terörün yan yana anılmasına zemin hazırlayanlar ve sebebiyet verenler ise büyük bir yanlışın içinde!” diyecek ve her din, her sistem, her ideoloji mensupları içinde nasıl o din, sistem veya ideolojiyi olduğundan farklı yansıtanlar her zaman bulunabiliyorsa, Müslümanlar içinde bulunup da İslâm’ın yanlış tanınmasına sebep olanların bu yanlışlarından dolayı İslâm mahkûm edilmeyecektir.

11 Eylül 2001 hadisesinin planlayıcısı olarak bilinen Üsame bin Ladin hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu soru, sözünü ettiğiniz 11 Eylül hadisesini takip eden günlerde yapılan bir röportajda da sorulmuştu ve cevabını vermiştim. O zaman, “Dünyada en çok nefret ettiğim insanlardan bir tanesi Bin Ladin’dir. Çünkü Müslümanlığın dırahşan (aydınlık) çehresini kirletmiş, bir kirli imaj meydana getirmiştir. Bin Ladin, hissini, hevesini İslâmî mantık yerine koymuş, vahşet öncülüğü yapmıştır. Etrafındaki adamlar da öyle hareket etmiştir. Türkiye’de de böyle düşünen insanlar varsa, onlar da canavarlığa kilitlenmiş insanlardır. Biz onların mülâhazaları türünden mülâhazaları lânetleriz.” demiştim.
Burada şunu ilave edebilirim ki, mesele bir Üsame bin Ladin veya bir başka şahıs meselesi değildir. Dün Üsame bin Ladin vardı; bugün başkaları, yarın başkaları olabilir. Mühim olan, bilhassa Din adına yanlış yapan, onun yanlış tanınmasına sebep olan her kimse, eğer bunu bir de bazı nefsanî sebepler altında bilerek, şuurunda olarak yapıyorsa, böylesi ancak nefret çeker. Bir ağaçta bir çürük meyve, gerçi o ağacın çürük olduğunu göstermez; fakat ağacı çürük olarak görmek isteyenlere koz verir. Üzerinde milyarlarca meyve bulunan ve dünyanın her tarafına dal salmış mübarek ve sağlam bir ağaç düşünün. Bu ağaç yalnız yeni meyve vermiyor; asırlardır meyve veriyor. Bu meyveler içinde pek çok çürük meyve bulunabilir. Fakat bilhassa temsil mevkiindeki, tanınmış bazı meyveler şuurunda olarak kendilerini çürütür ve ağacın da, milyarlarca diğer meyvelerinin de sağlamlığı konusunda zihinlerde şüphe, hattâ bazı zihinlerde netice hâsıl edecek olurlarsa, bu, milyarlarca meyveye ve o ağaca büyük ve affedilmez bir cinayet olur. Bu cinayeti işleyen de korkunç ve affedilmez bir cânidir.

İslâm’ın şiddete gizli bir meyli olduğu yönünde sıkça ortaya atılan bir suçlama söz konusu. İslâm’ın şiddete olan yaklaşımı nedir? Bu konuda Peygamber’in sözleri, Kitap, ne demektedir? Bu mevzuda bağlayıcı olan nedir ve tarihî kontekst hangi durumlarda nazar-ı itibara alınmalıdır?

Bu soru da daha önce birkaç defa sorulduğu için her zaman verdiğim cevabı burada da tekrarlayacağım:
İslâm, bizzat kelime manâsıyla Allah’a teslimiyet ve bundan kaynaklanan sulh, sükûn, selâmet ve kurtuluş demektir. Öyleyse onun asıl mahiyeti, özü ve hedefi, sadece insanların hayatında değil, bütün diğer varlıkların, hayvanların ve bitkilerin de hayatında ve bütün bir eko-sistemde dengenin, düzenin, birliğin, sükûn ve selâmetin hakim olmasıdır. Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Allah Peygamber Efendimiz’e hitaben, “Seni başka bir sebeple ve başka bir gaye için değil, ancak âlemlere (yani bütün varlıklara) rahmet olarak gönderdik.” (Enbiyâ Sûresi/21:107) buyurur. Şu halde, İslâm’ın varlığından gaye bütün varlıklara rahmet olmasıdır ki, rahmet de sulhün, sükûnun, dengenin, birliğin ve selâmetin kaynağıdır. Bunun gibi, İslâm’ın en özlü formülü ve çekirdeği olan, Müslümanlar olarak her hayırlı işimize başlarken söylememiz gereken, dolayısıyla her yaptığımızın hayır ve hayırlı olması gerektiğini bize ihtar eden Besmele’de de Cenab-ı Allah Kendisi’ni Rahmân ve Rahîm olarak tanıtır. Yani O’nun bütün diğer Sıfatları ve İsimleri, hattâ cezalandırması dahi O’nun Rahmân ve Rahîm oluşuna dahildir; Rahmân ve Rahîm oluşundan kaynaklanmaktadır ve Rahmân ve Rahîm oluşunun neticesidir.
Demek oluyor ki İslâm, bütünüyle Cenab-ı Allah’ın rahmet tecellisidir. Bu rahmet tecellisi sadece insanlar için olmayıp, bütün bir varlık içindir. Görmüyor muyuz ki Hz. Allah (c.c.), bütün kâinatı bir yardımlaşma senfonisi olarak âdeta yekpare bir organizma gibi yaratmış, bir şeyi her şeye, her şeyi bir şeye muhtaç ve yardımcı kılmıştır. Meselâ, tek bir elmanın elde edilebilmesi için bütün insanlar bir araya gelse yapamayacakları elma çekirdeğine, ondaki çimlenme ve elma olma istidadına, canlı toprağa, ısısı ve ışığıyla güneşe, kendi etrafındaki ve güneş etrafındaki hareketleriyle yerküreye, bir başka ifadeyle, gecelere, gündüzlere ve mevsimlere, su veya yağmura ve bütün bu unsurların belli nispetler dahilinde kurusuz yardımlaşmasına ihtiyaç vardır. Yani bir elma için âdeta bütün kâinat işbirliği yapmaktadır. Nasıl insanın bütün hücreleri ve organları arasında tam bir yardımlaşma var ise, kâinat da makro-insan olarak onu teşkil eden her şey birbiriyle böyle bir yardımlaşma içindedir.
İşte, kâinatı ve insanı böyle bir kompozisyon içinde birer organizma olarak yaratan Hz. Allah (c.c.) katında en sevimsiz ve nefrete en lâyık şey nefrettir, düşmanlıktır ve dolayısıyla kâinattaki ve insan hayatında denge, düzen, sulh, sükûn ve âhengi bozmaktır. Kur’an-ı Kerim, fitne ve fesat kavramlarıyla ifade buyurduğu bu denge, düzen, sulh, sükûn ve âhengi bozma ve bozgunculuk fiilini pek çok âyetinde takbih edip yasakladığı gibi, insan varlığına en ters iki şeyin de kan dökmek ve bozgunculuk olduğunu beyan buyurur. (Bakara Sûresi/2: 30, 60, 191, 217; A’raf Sûresi/7: 74, 85; Şuarâ Sûresi/26: 183; Kasas Sûresi/28: 77 vb.) Yine Kur’an, iyilikte, güzellikte, Allah’a itaatte yardımlaşmayı emrederken, günahlar ve düşmanlık için yardımlaşmayı ise kesinlikle yasaklar (Mâide Sûresi/5: 2).
İslâm, bırakın şiddete imkân tanımayı, Peygamber Efendimiz (s.a.s.), bir insanın başkasına ihtiyacını görmesi için bir bıçak verirken bile onun keskin tarafıyla değil, sapı tarafıyla uzatılıp verilmesini emreder. Bir hayvan kesilecekse, kesimde kullanılacak bıçağı hayvana göstermemeyi emreder. Bir savaşta düşman ölülerine müsle yapma, yani intikam duygusuyla onların kulak, burun, el, kol gibi uzuvlarını kesmeyi yasaklar. Böyle bir din şiddete asla yer vermez. Ama ondaki bazı ceza kanunlarına gelince: Bu, bütünüyle bir tedavi hukukudur. Yani nasıl hasta bir insana hastalığına göre tedavi usulü uygulanır, bunun gibi, İslâm’ın suçlar karşısındaki tavrı aynen böyledir. Hedefin meşru olması gerektiği gibi, meşru hedefe gidilecek yolun da mutlaka meşru olmasını emreden İslâm, aslî düsturlarını konjonktüre veya tarihî kontekste feda etmez. Çünkü İslâm, her ne pahasına olursa olsun kazanmayı değil, her hususta, her adımda Allah’ın rızası istikametinde davranmayı emreder.
Savaş ise, ancak devletler arası problemlere diplomatik münasebetlerle çözüm bulunamadığı ve ortada müracaat edilecek başka çare kalmadığı zaman başvurulabilecek son çare olabilir. Ve mutlaka hukukî, ahlâkî ve insanî kaideler içerisinde cereyan etmelidir ve İslâm, böyle olmasını muhakkak şart koşar.

İnanç ve bilim de günümüzde çatışma alanlarından birini oluşturuyor. Temelde her dinin bu ilişkiyi yeniden tanımlaması gerekiyor. İslâm açısından bu hususu nasıl değerlendirirsiniz?

Evet, inanç veya din ve bilim münasebeti, son asırların en mühim meseleleri arasındadır. Mevzu ile ilgili düşünen ve fikir üreten bazı araştırmacılar, şunu müdafaa etmektedir: Batı’da Hıristiyanlık tarihî şartlar içinde ruhbanlık ve aşkı fazla öne çıkarıp, akıl ve ilme aynı derecede yer vermemesi neticesinde “tabiat,” insanı Allah’tan ve Allah sevgisinden ayıran bir perde gibi görülür oldu. Kanaat-i acizanemce bu, tabiatın mahkûm edilmesinden çok, profan yönüyle dünyanın mahkûm edilmesiydi. Ne var ki, zamanla Kilise ile yükselen burjuvazi arasındaki mücadele, bu mücadelede burjuvazi daha çok tabiatı incelemeyi, yani pozitif ilmi ve onun ürettiği teknolojiyi kullandığı için bir din ve ilim mücadelesi halini aldı. Daha sonra da Dekart düalizmiyle bir uzlaşmaya gidildi ve din ile ilmin sahası ayrıldı. Din, inanç manzumesiyle aklî, mantıkî ve ilmî olması çok da gerekmeyen dogmatik bir teslimiyet gibi görülürken, bilhassa objektif gerçekliğin yegâne sahası ve sebebi ilim kabul edildi. Bu din ve ilim ayrışması ve çatışması, Batı’da zamanla pozitivizm ve materyalizmin doğup yaygınlaşmasında mühim bir faktör haline geldi. Bunun yanı sıra, inançtan kopan ve inancın sağladığı mesuliyet duygusu ve Âhiret endişesinden tecrid edilen ilim, insanlığa sağladığı çok büyük faydaların yanı sıra, doymak bilmez beşerî nefsaniyetin elinde en öldürücü silahların icadına da hizmet etti. Einstein’in meşhur ifadesiyle, ilimsiz din kör olmasına mukabil, dinsiz ilim de topal hale geldi. İnsanlık tarihinde en kanlı ve dünya çapındaki savaşların 20. asırda ortaya çıkması elbette tesadüfî değildir ve bir de bu zaviyeden değerlendirilmelidir.
İslâm, din ve ilim münasebetine böyle bakmaz. Cenab-ı Allah’ın Hayat, Kudret, İlim, İrade, Sem‘, Basar, Kelâm ve Tekvîn gibi sıfatları vardır. İşte Din, Cenab-ı Allah’ın Kelâm Sıfatı’ndan gelen kaideler ve kanunlar bütünü iken, kâinat, hattâ insan da, O’nun İrade ve Kudret Sıfatları’ndan gelen kaideler, düsturlar mecmuasıdır. Müslüman âlimler, bu zaviyeden Din’in kitabını, meselâ Kur’an’ı Allah’ın Kelâm Sıfatı’ndan gelen “vahyedilmiş kitap” olarak değerlendirirken, kâinatı ve insanı, Allah’ın Kudret ve İrade Sıfatları’ndan gelen “yaratılmış kitap” olarak değerlendirirler. Dolayısıyla Din’in kitabı ile kâinat ve insan kitapları, birbirini nakzetmez, birbiriyle çelişmez; tam tersine, onlar birbirini açıklar. Nasıl bir binanın fizikî varlığı ile onu bütün detaylarıyla tanıtan bir kitap veya broşür aynı manâ ve muhtevanın farklı malzemelerle ifadesi ise ve birbirini nakzetmezse, Din, Din’in kitabı ile kâinat ve insan, aynı manâ ve muhtevanın farklı malzemelerle ifadesinden ibarettir; dolayısıyla birbirlerini nakzetmek şöyle dursun, birbirlerini tefsir eder ve birbirlerinin anlaşılmasına yardımcı olurlar. Kâinat da, insan da, Din’in Kitabı da bize Allah’ı tanıtan üç kitaptır. Bu sebeple, Din’in Kitabı üzerinde yapılan çalışmalar ile kâinat/tabiat ve insan üzerinde yapılan çalışmalar, aynı kudsiyete sahiptir, aynı derecede kudsî faaliyettir ve insan, kâinatı ve kendisini bir kitap gibi okuma kabiliyetine sahip kılındığı için meleklerden üstün tutulmuştur. Onun kâinat ve insan kitaplarını okuyup, onlarla Allah’a ulaşması, meleklerin ibadetiyle en azından aynı değere sahiptir.
Bu aslî ve temel gerçekten hareketle İslâm, bilme ile inanmayı birbirinden ayırmaz ve birbirine zıt görmez. Tam tersine, inanmak için bilmeyi şart koşar ve imanı bilmenin, bilme ile ulaşılan kesinliğin derecelerine göre ilme’l-yakîn (okuyarak, dinleyerek ve araştırarak öğrenmenin verdiği kesinlik), ayne’l-yakîn (görmenin verdiği kesinlik) ve hakka’l-yakîn (bizzat yaşama ve tecrübe etmenin verdiği kesinlik) şeklinde sınıflandırır. Sadece fizikî bedeni değil, zihni, kalbi ve hissi de bulunan insan, bunların her birinde tatmin ister. Bediüzzaman hazretleri, bu hususta çok güzel bir tesbitte bulunur: “Aklın nuru müsbet ilimlerdir, fenlerdir; kalbin ışığı dinî ilimlerdir. İkisinin birleşmesiyle talebenin gayreti kanatlanır. Birinin, yani müsbet ilimler veya fenlerin yokluğundan, yani aklın bu ilimlerle aydınlanmamasından taassup doğar; diğerinin, yani dinî ilimlerin yokluğundan, kalbin bu ilimlerle aydınlanmamasından ise şüphe ve inkâr doğar.” Bundandır ki, Müslümanlar tarihlerinin ilk beş asrında bütün ilimler sahasında fevkalâde çalışmalar yapmışlar ve bu ilimlere dev adımlar attırmışlardır. Bilhassa kâinatı ve insanı inceleyen müsbet ilimler, daha sonra Haçlı Seferleri, Endülüs (İspanya) ve Sicilya vasıtasıyla Batı’ya geçmiş ve gelişmesini Batı’da sürdürmüştür. İlim, İslâm dünyasında ve Müslümanların elinde mukaddes dinî bir gayret olarak telâkki edilmiş, bir müfessir, muhaddis, fakih, Sufi, aynı zamanda matematikçi, kimyacı, tabib ve astronom olabilmiş, bunlar hiçbir zaman birbiriyle mütenakız addedilmemiş, tam tersine birbirini tamamlamış, birbirine destek ve hizmet vermiştir. Bugün kanaat-i acizanemce insanlığın, ilmin, dinin ve teknolojinin bugünü ve yarını adına bu bakışa çok ihtiyaç vardır.

Modern toplumda hoşgörü ve özgürlük önemli değerler arasında sayılıyor. Bu değerler İslâm ile de bağdaşıyor mu?

İslâm’ı değerlendirirken en başta göz önünde tutulması gereken noktalardan biri de, Cenab-ı Allah’ın insanlığa olan mesajını İslâm’ın tek bir coğrafya, tek bir nesil, tek bir millet veya ırkla sınırlamaması, bütün insanlığı Cenab-ı Allah’ın muhatabı yapması, kendinden önceki bütün İlâhî Dinleri, kitapları ve peygamberleriyle birlikte tanımasıdır. O kadar ki, tarih boyu gönderilmiş yüz bini aşkın peygamberden ve yüzlerce Kitap’tan bir tanesini bile inkâr etmek, Müslüman olmamaya sebeptir. Bir Müslüman, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) ve Kur’an’ın tâbii ve takipçisi olmakla aynı zamanda Hz. İsa’nın (a.s.) ve İncil’in, Hz. Musa’nın (a.s.) ve Tevrat’ın, Hz. Davud’un (a.s.) ve Zebur’un, Hz. Süleyman’ın (a.s.) ve Mezmurlar’ın, Hz. İbrahim’in (a.s.) ve O’na verilen Sahifeler’in, kısaca her rasûlün ve ona verilen Kitap veya Sahifeler’in ve her peygamberin de tâbii ve takipçisidir (Bakara Sûresi/2: 285).
Kur’an, bütün insanları muhatap olarak alır. İslâm, asla ayrıştırıcı ve bölücü değil, her bakımdan kucaklayıcıdır. Kur’an, şerefin yegâne kaynağının Allah’a daha fazla yakınlık olduğunu açıkça beyan buyurur:
Ey insanlar! Sizi bir erkek ile bir kadından yarattık ve (birbirinize karşı soy ve renginizle övünesiniz, birbirinize düşman olasınız diye değil, bilakis) birbirinizi (karakter ve kabiliyetlerinizle) tanıyıp kaynaşasınız (ve dostane münasebetler içinde yardımlaşasınız) diye ayrı kavimler ve kabileler haline getirdik. Bilin ki Allah katında en şerefliniz, takvada (O’na saygıda, iman ve itaatte) en ileri olanınızdır. Muhakkak ki Allah, her şeyi hakkıyla görür, her şeyden hakkıyla haberdardır. (Hucurât Sûresi/49: 13)
Bütün insanları temelde bir ailenin fertleri gibi gören İslâm, bu fertler arasındaki münasebetlerin iyilik, lütufkârlık ve mürüvvet çerçevesinde olmasını (Bakara Sûresi/2: 237); kötülüğün iyilikle savulmasını (Fussılet Sûresi/41: 34) ve şahsımıza yapılan kötülükler karşısında mümkün olduğu sürece affedici olmayı (Şûrâ Sûresi/42: 40, 43) emir ve tavsiye buyurur. Bu davranış şekilleri sadece Müslümanlara karşı değil, mütecaviz harbîler dışında herkese karşı geçerlidir:
Allah, dininizden dolayı sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilikte bulunmak ve mümkün olduğunca âdil davranmaktan sizi men etmez. Şüphesiz ki Allah, hak ve adalet konusunda titiz olanları sever. (Mümtehane Sûresi/60: 8)
Bunların yanı sıra İslâm, dinde, yani dine girişte ve dinî ibadetleri yerine getirmede zorlamayı yasaklar. “Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tâğûtu reddedip Allah’a inanırsa, kopması asla mümkün olmayan en sağlam tutamağa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işiten ve hakkıyla bilendir.” (Bakara/2: 256)
Kur’an’ın bilhassa kendilerine İlâhî Kitap verilmiş olduğu için Kitap Ehli olarak andığı Hıristiyanlara Yahudilere, Sabiîlere ve daha başkalarına karşı emrettiği davranış şekli çok dikkat çekicidir.
“İçlerinde, (saldırganlıkta ısrar ederek) zulme batmış olanlar dışında Kitap Ehli’yle ancak mümkün olan en güzel tarzda tartışın. Şöyle deyin onlara: “Biz, bize indirilen (Kur’ân’a da), size indirilen (kitaplara da) iman ettik. Bizim İlâhımız da sizin İlâhınız da bir ve aynı İlâh’tır; ve biz, O’na gönülden teslim olmuşuz.” (Ankebût Sûresi/29: 46) Kur’an, münakaşayı dahi yasaklar: “Rahmân’ın kulları o kimselerdir ki, yerde mütevazı ve nazik hareket eder; yol bilmez cahiller (cehalet ve karakterlerinden kaynaklanan bir tarzda) onlara muhatap olduğunda, onlara sağlık ve selâmet dileyerek geçip giderler.” (Furkan Sûresi/25: 63)
Bugün dünyanın çoğulculuğu aradığı, özellikle batı Avrupa ülkelerinin tarihlerinde tecrübeleri olmayan başka dinlerin mensuplarıyla, bilhassa Müslümanlarla bir arada yaşamayı öğrenmeye çalıştığı bir dönemde İslâm, on dört asırlık çoğulculuk ve başka dinlerin mensuplarıyla kardeşçe bir arada yaşama tecrübesine sahiptir. Papalığın 1963’te Yahudilere ve Müslümanlara karşı başlattığı diyalog ve dinî hoşgörü hareketini İslâm on dört asır önce, daha ilk tebliğ edildiği günlerde bir hayat tarzı, herkesle bir arada yaşama şekli olarak yerleştirmiş ve on dört asır bunun en güzel örneklerini sunmuştur. Mekke’de Müslümanlar sadece Bir Allah’a ibadet ettikleri için her türlü işkenceye maruzlarken bile “vurana elsiz, sövene dilsiz” davranmayı İslâm’ın bir şiarı olarak benimseyip tatbik etmişler, Peygamber Efendimiz Medine’ye hicret edince de ilk iş olarak orada yaşayan Yahudi ve müşrik Arap kabileleriyle çağdaş bazı âlimlerin yazılı anayasa olarak telâkki ettikleri bir arada barış ve kardeşlik içinde yaşama anlaşması yapmıştır. İslâm’ın bizzat öz karakterinde yatan diyalog, hoşgörü ve bir arada yaşama doktrin ve tecrübesinin 14 asrı dolduran misallerini zikretmek ciltler tutar. Fakat mevzuumuz dahilinde bir-iki misal, bugün bir arada yaşamayı öğrenmeye çalışan insanlığa ışık tutacaktır ümidindeyim:
Peygamber Efendimiz’in vefatından önce Medine’ye 60 kişilik bir Necran Hıristiyanları heyeti gelir. Bunlar İslâm ve Hıristiyanlıkla ilgili olarak Peygamber Efendimiz’le mübahesede bulunurlar ve kendi dinlerinde kalmakta ısrar ederler. Mescid-i Nebevî’de yatıp kalkmalarına ve ibadetlerini de burada yapmalarına izin verilir. Nihayet kendileriyle bir anlaşma imzalanır. İslâm toprakları içinde kalan Necranlı Hıristiyanlarla yapılan bu anlaşmanın özünde yazan şudur:
Onların mallarına, canlarına, dinî hayat ve tatbikatlarına, orada bulunanlarına, orada bulunmayanlarına, ailelerine, mâbetlerine ve az olsun çok olsun mülkiyetleri altındaki her şeye şâmil olmak üzere Allah’ın himayesi ve Rasûlüllah Muhammed’in koruması, Necranlılar ve onlara bağlı etraftakiler için bir haktır ve vecibedir. Hiçbir piskopos kendi dinî vazife mahalli dışına, hiçbir papaz kendi papazlık vazifesini gördüğü kilisenin dışına, hiçbir rahip, içinde yaşadığı manastırın dışında bir yere alınıp gönderilmeyecektir… Onlar, ne zulmedecekler ve ne de zulme maruz kalacaklardır. Onlar arasında hiç kimse, bir başkasının işlediği suç ve yaptığı haksızlıktan mes’ul tutulmayacaktır. (İbn Sa’d, Tabakat, 1:287–288; İbn Hişam, Sire, 1-2: 573–575)
Fatih Sultan Mehmed 1453 yılında İstanbul’u fethedince Yahudiler’in Balkanlar’dan İstanbul’a göçmelerine izin verdi; hattâ Avrupa’dan Osmanlı ülkesine göçmeleri için onları teşvik etti. Bunun neticesinde pek çok Avrupa ülkesinden Osmanlı ülkesine Yahudi göçleri oldu. Bu göç edenler içinde bulunan Rabbi Isaac Tzafarti’nin Almanya’daki Yahudilere yazdığı mektup, gayr-ı Müslimlerin Müslüman ülkelerdeki hayatını, İslâm’ın onlara tanıdığı hak ve hürriyetleri anlamamız adına hayli önemlidir:
“Kardeşlerim, size vereceğim nasihatı dinleyin. Ben de Almanya’da doğdum ve hahamlar önünde Tevrat okudum. Ama ülkemden çıkarıldım ve Allah’ın takdis edip, her türlü güzellikle donattığı Türk topraklarına geldim. Burada huzur ve saadet buldum. Türkiye, sizin de huzur ülkeniz olabilir. Burada Allah’ın bize verdiği nimetlerin 10’da 1’ini bile bilseniz, ne yapar yapar buraya gelirsiniz. Burada şikâyet edeceğimiz hiçbir şey yok. Büyük servetlerimiz var; ellerimiz altın ve gümüş dolu. Ne ağır vergiler sözkonusu, ne de ticaretimize bir engel var. Toprak bereketli, her şey ucuz ve hepimiz huzur ve hürriyet içinde yaşıyoruz. Burada Yahudileri, bir utanç forması olarak sarı şapka giymeye de zorlamıyorlar. Uyanın kardeşlerim, her şeyinizi toplayıp buraya gelin.” (S. J. Shaw, The Jews of the Ottoman Empire and the Turkish Republic, nakl. F. Apaydın, P. Alister, “Blissful Years of the Jews in the Ottoman State”, The Fountain, Tem.-Eyl., 1994, No.7, s. 8-11)
Müslümanlar, idareleri altındaki bütün başka din mensuplarının dinlerini serbestçe yaşamalarına müsaade ettikleri gibi, cami, kilise ve havranın yan yana bulunmasında, hattâ aynı mabedin bir bölümünde Müslümanlar ibadet ederken, diğer bir bölümünde Hıristiyanların veya Yahudilerin ibadet etmelerinde de bir beis görmemişlerdir. Hz. Peygamber’in Necranlı Hıristiyan heyetine bir pazar günü ibadet etmeleri için Mescid-i Nebevî’yi tahsis etmesiyle başlayan bu uygulama, sonraki Müslüman idareciler tarafından da devam ettirilmiştir. İstanbul’un ve daha başka Anadolu şehirlerinin bir kısım semtlerinde halen yan yana görülen cami, kilise ve havranın da gösterdiği başka inançlara saygı ve hoşgörü, özünü bizzat İslâm’ın kendisinden almıştır.
Özgürlükler meselesine gelince: Özgürlüğe bakış konusunda İslâm ile modern sistemler arasında bazı farklar vardır. İslâm, insanın özgürlüğünü önce onun kendisinde ele alır. Onu bir takım fânî ve faydasız heveslere, bizzat kendisine zararı olacak alışkanlıklara ve uygulamalara, bunları gerçekleştirme adına hem kendine hem de başkalarına zararlı tutum ve davranışlara düşmekten kurtarmak ister. Onun bencilliğin, nefsanî arzuların ve şehvetlerin kölesi olmasını asla istemez ve bu arzuları ve şehvetleri belli ölçülere göre sınırlarken, ruhî, manevî ve ahlâkî yücelikleri ve insanî faziletleri teşvik eder.
İkinci olarak İslâm, Tevhid inancıyla insanı sadece Allah’ın kulu kabul eder. İslâm’a göre her insan, Allah’ın O’nun tarafından yaratılmış kulu olma noktasında birdir ve kimse, başkası üzerinde mutlak hakim olacak derecede diğerlerinden üstün olmadığı gibi, kimse de, başka birine kul/köle olacak şekilde başkalarından daha aşağıda değildir. İnsan olma noktasında herkes birbirine eşittir. Bu sebeple İslâm, insanın gerçek özgürlüğünü getirmiştir.
Bu temel hususları böylece belirttikten sonra günümüzde yüceltilen özgürlükler karşısında İslâm’ın tavrına gelince: Temel hak ve özgürlükler adı altında Birleşmiş Milletler’in yarım asırdan biraz daha önce kabul ettiği bu hak ve özgürlükleri İslâm, on dört asır evvel insanlığa tanımıştır. İslâm âlimlerinin tesbit ve kabulüne göre İslâm’ın hükümleri şu beş temel hak ve özgürlüğü garanti altına almaya yöneliktir: Yaşama hakkı ve hürriyeti; düşünce, inanç ve inandığını yaşama hak ve hürriyeti; hususî mal edinme (özel mülkiyet) hak ve hürriyeti; aklî ve bedenî sıhhat hak ve hürriyeti; evlenip aile sahibi olma hak ve hürriyeti. İslâm, en ağır cezaları bu temel hak ve hürriyetlere tecavüze karşı getirmiştir. Meselâ, haksız yere bir cana kıymayı bütün insanların canına kıyma, bir insana hayatını kurtarmayı bütün insanların hayatını kurtarma olarak değerlendirmiş (Mâide Sûresi/5: 32), Peygamber Efendimiz (s.a.s.), malını ve canını korurken ölen kişinin şehid olacağını beyan buyurmuştur.

Size nispet edilen hareket, bilhassa eğitimi bayraklaştırmasıyla biliniyor. Neden?

Talim ve terbiye (öğretim ve eğitim), insan hayatının en önemli buududur. İnsan, bütün hayatını içine alan eğitim ve öğretimle gerçek insanlığa, varlıklar içinde, bütün kâinatı kendinde toplamış en güzel kıvamda bir model olma mevkiine yükselir.
Nazarlarımızın çevremizde şöyle bir gezinivermesi bile bize şu gerçeği söyleyecektir:
İnsan, ruhlar âleminden ebediyete uzanan yolculuğunun yeryüzü safhasının başlangıcında alabildiğine âciz, alabildiğine muhtaç ve her şeyi dıştan bekleyen eli kolu bağlı bir zavallı konumundadır. Oysa hayvan dünyaya, hayatı adına hemen her şey âdeta kendisine öğretilmiş olarak gelir. Doğduktan sonra çok kısa bir zaman içinde hayat kanunlarını öğrenir ve hayata adapte olur. Demek, hayvanın aslî vazîfesi öğrenmek sûretiyle mükemmelleşmek ve marifet kazanmakla terakkî etmek değildir. Onun vazifesi, isti’dadına göre amel etmek ve böylece Yaratan’a fiilî kullukta bulunmaktır.
Buna karşılık insan ise, dünyaya gelişinde her şeyi öğrenmeğe muhtaç ve hayat kanunlarına karşı cahildir. Bir-iki senede ancak ayağa kalkabilir ve en erken on beş senede zararını ve menfaatini farkedebilir. Demek ki, insanın aslî vazifesi, daha sonra yüce âlemlerde hayat sürmeğe ehliyetini ispat etmek için düşüncede, tasavvurda ve inançta istikamet ve duruluğa ermek; kulluk görevlerini yerine getirerek, kalb ve rûhu işlettirmek, bütün melekelerini faaliyete geçirmek, binbir esrar ve bilmecenin kol gezdiği iç ve dış âlemlerle kucaklaşarak, varlığın sırrını kavramak ve böylece gerçek insanlık semâsına yükselmektir.
Kâinatın âdeta bir zübdesi olan insanda pek çok istidatlar, yani potansiyel kabiliyetler, pek çok kuvve ve fakülteler dercedilmiştir. Bu istidatlar, kuvve ve fakülteler, insanın yaratılışı ve yeryüzüne gönderiliş fonksiyonunun gereği olarak, onun âdeta nâmütenâhî terrakîsi adına doğuştan cebrî bir sınırlamaya tâbi tutulmamıştır. Çünkü insan, irade sahibi bir varlıktır. İrade sahibi olmak demek, insanın önünde, doğru ve yanlış adına sürekli en az iki alternatifin olması ve bunlar arasında tercih yapma ile karşı karşıya bulunması demektir. Hayat, bütün bu tercihlerin toplamından ibarettir. Dolayısıyla, doğru ile yanlışı temyiz, insan hayatının en önemli boyutu olduğu gibi, bu hayatı en verimli ve gerektiği şekilde yaşamanın da en birinci vasıtasıdır. Bu da, ancak tam ve mükemmel bir öğretim ve eğitimle mümkün olabilir.
Öğrenme ve öğretme, terbiye veya eğitim, göklere dayalı iki yüce vazifedir. Allah’ın Rabb sıfatının insan hayatındaki tecellisi olan bu vazifenin yerine getirilmesi ile insanın ruhundaki liyakat ve ehliyet ortaya çıkarılır; çıkarılır ve o, topluma armağan edilecek hale gelir. Ta’lim ve terbiye imbiğinden geçmemiş fertte insanî meziyetler ve yükseltici husûsiyetler gelişmediği için, onda içtimaî olma husûsiyeti aramak da beyhûdedir.
Öğretme ve eğitme, fertler için olduğu kadar, toplumlar için de en hayatî bir mevzûdur. Bir defa, fert planında insan, duygularının pes şeylerden uzak olduğu ölçüde insandır. Terbiyenin bedene ait olan kısmını belki herkes idrak edebilir ama, aslolan, insanı asıl insanlığa yükselten fikrî, hissî ve rûhî terbiyeyi anlamak ve uygulamaktır. İkinci olarak, toplumların ıslahı, fenaları imha etmekle değil, ancak eğitimle mümkündür.
Milletler, yeni nesillerle varlıklarını devam ettirirler. Geleceğini teminat altına almak isteyen her millet, sağa sola harcayacağı zaman ve enerji kadar bir kısım imkânları da, yarının büyük insanları olacak çocukların ve gençlerin yetiştirilmesine sarf etmelidir. Çünkü, bir ağacın nesil ve nev’ini devam ettirmesinde çekirdek veya tohumu ne ise, insan nesli ve nev’inin devamında da çocuk aynı şeydir. Her otuz–kırk senede bir milletin en aktif ve en verimli kesimini teşkil edecek nesiller, dünkü çocuklardır. Dolayısıyla, başka yönlere harcanan her şeyin büyük bir kısmı bâd-ı hevâ gitse bile, nesillerin gerçek insanlığa yükseltilmesi istikametinde sarf edilen şeyler, bitip tükenme bilmeyen bir varidat, bir gelir kaynağı gibi devam edip duracaktır.
İnsanoğlu için gerçek hayat, ancak ilim ve irfanla kabildir. Bu sebeple, öğrenip öğretmeyi ihmal edenler, hayatta dahi olsalar ölü sayılırlar. İnsanın yaratılışının gayesi, görüp bilmek ve bildiklerini başkalarına öğretmektir. Bir ferdin tedbir ve isabetli kararları, onun akıl ve mantıkla münasebeti nispetindedir. Akıl ve mantık ise, ancak ilim ve marifetle aydınlığa kavuşur ve kemâle erer. Onun içindir ki, ilim ve marifetin olmadığı yerde akıl âtıl, mantık aldatıcı, kararlar da isabetsizdir. Bir insanın insanlığı, öğrenip öğretmek ve başkalarını aydınlatmakla belli olur ve ortaya çıkar. İlim ve marifetle elde edilen mevki ve paye, başka yollarla elde edilen makamlardan daha yüksek ve daha uzun ömürlüdür. Zira ilim, sahibini dünyada fenalıklardan uzak ve faziletli, öbür âlemde de, irfanıyla aydınlattığı makamların temaşâsı içinde mest ve mutlu kılar.
Kısaca, insanlığa hem fertler hem de toplumlar seviyesinde hizmet etmeyi hayatınızın gayesi yapmışsanız ve bunun için yaşıyorsanız, hayat felsefeniz yaşatmak için yaşamaksa, bunun en iyi, en verimli ve en emin yolu eğitim ve öğretimdir.

Geçen süre içinde milyonlarca insanın size dayanarak hareket etmesini nasıl açıklıyorsunuz? Öğretinizde taraftarlarınızı büyüleyen nedir?

Önceki sorunuzda “Neden eğitim?” deniyordu. Dünyanın her zamankinden daha çok ilme açıldığı ve insanlığa en büyük hizmetin her zaman için eğitim ve öğretimle mümkün olduğu gerçekleri karşısında Türk toplumunun hemen her kesiminden insanın kaliteli bir eğitim ve öğretim faaliyetine destek vermesi, herhalde çok tabiî karşılanması gereken bir vakıadır. Bu insanların eğitim, hoşgörü ve diyalog faaliyetlerinin dünyanın farklı dinlerin, farklı dillerin, farklı renklerin, farklı gelenek ve kültürlerin hakim olduğu yüzü aşkın ülkesinde kabul görmesi ve bizzat bu ülkelerden pek çok insanın da aynı faaliyetlere gönüllü olarak iştirak etmesi, herhalde bir kişi veya bir grupla açıklanacak bir hadise olmasa gerektir. Belki insanları bu faaliyetlere çeken, en temel bir insanî ihtiyaca veya insan varlığının en temel bir buuduna, yani eğitim ve öğretime verilmesi gereken ehemmiyeti vermek, bunu yaparken hiçbir menfaat beklentisine girmemek, ferdî bencilliğin çok yaygınlaştığı bir zamanda bunu aşarak yaşatmak adına yaşama sevdasından vazgeçmek, insanlığın savaşlarla sarsılageldiği bir dönemde “Durun kalabalıklar, bu sokak çıkmaz sokak!” diyerek barışı, uzlaşmayı, hoşgörüyü, diyalogu öne çıkarmaktır. Demek ki bunlar, insanî ortak paydalara hitap ediyor ki, dünyanın hemen her ülkesinden, her toplumdan ve toplumların her kesiminden insanlar bu örfaneye gönüllü iştirak ediyorlar.

Hareket sık sık saldırılara da maruz kalıyor. Gizli bir ajandası olduğu, bir zaman sonra İslâm devleti kurmak için devlet teşkilatlarına toplu olarak nüfuz ettiği suçlamasında bulunuluyor. Bu suçlamaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Haşa, yanlış anlaşılmasın, hayatımda hiçbir zaman bir şey olma iddiasında bulunmadım; sadece soruya daha net cevap verebilmek için söylüyorum: Tarihte suçlanmadık peygamber var mıdır? Kaç peygamberin canına kıyılmış, kaç peygamber memleketinden çıkmaya zorlanmıştır. Oysa bütün peygamberlerin ortak yanlarından biri, dini tebliğ karşısında insanlardan en küçük bir menfaat beklememiş olmalarıdır. Peygamberler gibi en masum insanlar bile en alâkasız şeylerle suçlanabiliyor, hattâ katledilebiliyorlarsa, demek ki, bütün faaliyetleri insanların hayrına da olsa, herkes belli suçlamalara maruz kalmaktan kurtulamayacaktır. Peygamberlerden başka, en ağır suçlamalara maruz kalan, hattâ idam edilen, yakılan binlerce ilim adamı, insanların sadece hayrına çalışmış binlerce evliya gelmiş geçmiştir. Eğer yaptığınız işler, sizin bunların karşısında dünya adına hiçbir beklentiniz olmasa da, bazılarının menfaatlerine, menfaatleri istikametinde kullanmaya alıştıkları ideolojilerine dokunuyorsa, hele bu bazıları bir takım hileler ve düzenlerle “devlet teşkilatlarına sızıp nüfuz etmiş ve bu teşkilatları ele geçirmiş” de herkesi kendileri gibi bilme illetine maruzsa, ayrıca, bazılarının da kıskançlığını çekiyorsa, elbette sizi suçlayacak bazı şeyler ileri süreceklerdir. Şahsen dinî bir kimliğim olduğu, Türkiye’de uzun yıllar bir devlet memuru olarak imamlık ve vaizlik yaptığım için fakire karşı yöneltecekleri suçlama da, gündeme en uygun düşecek bir suçlama olacaktır. 1958 yılından beri resmî vazifelerimle, yazdıklarımla, konuştuklarımla, yaptıklarımla halkın içindeyim. Bahsini ettiğiniz suçlamalar karşısında hakkımda bilhassa askerî darbeler dönemlerinde davalar da açılmış. Fakat 50 yılı aşkın bir zamandır bu suçlamaları haklı çıkaracak tek bir delil ortaya konamamış; hakkımda açılan davalar hep beraatla neticelenmiş, hattâ Türkiye’de 28 Şubat sürecinde açılan davada, davaya temyizde bakan Yargıtay 9. Dairesi, oy birliğiyle beraatımı tasdik etmiş. Daha da ötede, “hareket”e mensup olduğu iddia edilen milyonlarca insandan hiçbiri, dünyanın herhangi bir yerinde bahis mevzuu suçlamayla mahkûm edilememiş. Öyleyse, bu nev’i suçlamaların ne kadar tutarsız olduğu ortada değil midir?

Türkiye, esaslı bir değişimden geçiyor. Hareketin Türkiye’de bu bağlamda hangi katkılarından söz edilebilir?

Mademki bir tekâmülü savunuyoruz ve varlıkta bir tekâmülün olduğu da açıktır; o halde, bilhassa haberleşme ve muvasala vasıtalarının olabildiğince geliştiği ve bilgi teknolojisinin âdeta sınır tanımadığı, ayrıca değişimin en büyülü, en tesirli bir mefhum haline geldiği bir zamanda hiçbir toplumun belli bir noktada kalamayacağı açıktır. Türk toplumu da, sadece bugün değil, birkaç asırdır değişiyor. Üç asır önce başlayan Batılılaşma istikametinde nihayet Meşrutiyet’ten sonra Cumhuriyet’e geçmiş, Cumhuriyet döneminde belli devrimler gerçekleştirmiş, 61 yıl önce çok partili hayata geçip, cumhuriyeti demokrasiyle bir ileri seviyeye taşımış bir toplumuz. Toplumumuzun bu sürekli ileri doğru hareketi, onu belli bir statükoya hapsetmek isteyenler, bunun için de toplumun tekâmülünden ve değişmesinden korkanlar tarafından –ki bu gerçek, önceki sorunuza cevabın bir boyutunu, yani fakire karşı yöneltilen suçlamaların bir sebebini de teşkil etmektedir– defalarca önü kesilmiş de olsa, elbette devam edecektir. Dolayısıyla, 1980’den sonra Türkiye, artık hem kendi içindeki, hem de dünyadaki şartların da zorlamasıyla iki hamle yapmaya mecbur kalmış, bu hamlelerden serbest piyasa ekonomisi Türkiye’de temel bulmuş ve devam ederken, özgürlükçü demokrasi ve hukuk hakimiyeti hamlesi ise son on yılda belli bir mesafe almıştır denebilir. Bu değişimden şahsıma atfedilen “hareket”e, daha doğru bir tabirle, gönüllüler örfanesine düşen payın ne olduğu, doğrusu benim cevaplayabileceğim bir soru değildir. Çünkü, bu “hareket” veya örfane, toplumun bir kesimine ait değildir. Her kesimden ve düşünceden insan bu örfaneye katıldığı için, onların bahis mevzuu değişime katkılarını kestirmek zordur. Belki onların eğitim, hoşgörü ve diyalog faaliyetlerinin değişimdeki rolü bahis mevzuu edilebilir. Bu ise geniş bir sosyolojik çalışmayı gerektirir.

Türkiye’de Kemalistler ile Müslümanlar arasındaki uçurum hep devam edecek mi? Ya da pragmatik bir yan yana yaşam, hattâ bir barış söz konusu olabilir mi?

Bu soru, Kemalistler içinde Müslümanların, Müslümanlar içinde ise Kemalistlerin olmadığı veya bu iki kesimin birbirinin tamamen zıttı olduğu gibi bir düşünceyi barındırmaktadır. Bunu, soruyu tashih etmek gibi bir gaye için söylemiyorum, işte sözünü ettiğiniz problemin asıl sebebini ortaya koymak adına söylüyorum. Yani, ne Türkiye’de Müslümanlar ve Kemalistler olarak her bakımdan ayrışmış iki gruptan söz edilebilir, ne de bu iki grup arasında kapanmaz uçurumların varlığı söz konusu edilebilir.
Biz, kaynaşmış bir mozaik niteliğine sahip bir “İmparatorluk” toplumunun mirasçılarıyız. Asırlarca Müslüman, Hıristiyan, Musevî, Sünnî, Alevî, Türk, Kürt, Çerkez, hattâ Yunan, Bulgar, Boşnak, Sırp, Arap, yani bir milletler, dinler, ırklar ve diller mozaiği olarak yaşadık. Türk toplumu, işte bu mozaiğin mirasçısı ve hangi din, ırk ve etnisiteye mensup olursa olsun bir arada kardeşçe yaşamayı bilen bir toplumdur. Fakat ne yazık ki Türkiye’de, kısmen bir takım haricî tesirlerle de, birlikte kardeşçe yaşamadan rahatsız olan ve bunu menfaatlerine aykırı bulan çok küçük fakat tesirli grup veya gruplar var. Yoksa ayrışmış Müslümanlar ve Kemalistler diye iki grup yok. Şahsen, sözünü ettiğim küçük grubun da bir gün gerçeği göreceğini, onların da menfaatlerinin, hayrına olanın, farklılıkları zenginliği olan Türk toplum mozaiği içinde kaynaşmaktan geçtiğini göreceklerini ümit ediyorum. Bu, hem Türkiye’nin, hem bölgemizin, hem de Türkiye ve bölgemizin dünya konjonktüründeki yerinin önemi zaviyesinden, dünyanın hayrınadır.

Türkiye’ye tekrar dönecek misiniz?

Elbette “kerîme-i tarih” olan güzel yurdumun hasreti içindeyim. Daüssıla, her garibin çektiği bir ağrıdır ve onu ancak vuslat giderir. Fakat bu mevzuda diyebilirim ki, bir bakıma Kader’in gönüllü mahkûmuyum.

Almanya’daki Müslümanlar için mesajınız nedir?

Estağfirullah. Kimse için mesaj verme konumunda bir insan değilim. Fakat Allah’ın O’nun rızasını kazanma hedefi taşıdığı ümit ve recası içinde bulunan ve bu maksatla insanlara hizmeti Yaradan’a kulluğun en önemli buudu olarak gören bir kulu olarak, şunu söyleyebilirim: Küreselleşen ve artık büyükçe bir köyü andıran, dolayısıyla herkesin herkese komşu olduğu bir dünyada Müslümanlığın çok önem verdiği komşuluk düsturlarına göre davranmak, İslâm’ın âlemler için rahmet olduğu, Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) âlemlere rahmet olarak gönderildiğinin şuuru içinde birer rahmet insanı olmak ve İslâm’ın lekesiz ve ak yüzünü karartacak her türlü davranıştan uzak durmak, dünyanın her yerindeki Müslümanların vazifesidir ve hayrınadır.

Avrupa’daki gayr-ı Müslimler için mesajınız nedir?

Önceki sorunun cevabında arz ettiğim gibi, küreselleşen ve artık büyükçe bir köyü andıran, dolayısıyla herkesin herkese komşu olduğu bir dünyada Müslümanlığın çok önem verdiği ve Müslim – gayr-ı Müslim herkes tarafından kabul edilebilecek komşuluk düsturlarına göre davranmak ve Hz. Ali’nin daha önce de arz ettiğim, burada manâsı istikametinde az değiştirerek arz edeceğim şu sözünü baş tacı etmek, bütün dünyanın, bütün insanlığın hayrına ve yararına olsa gerektir: “İnsanlar, kendi inancımızdan, kendi dinimizden ise dinde, değilseler insan olmakta kardeşlerimizdir,”

Kommentare

Wir freuen uns auf Ihre Kommentare zu diesem Artikel.

Bitte verwenden Sie dazu unsere Facebook-Seite - hier.

Wir freuen uns auf Ihre Kommentare zu diesem Artikel.

Bitte verwenden Sie dazu unsere Facebook-Seite - hier.